21 Ekim 2008 Salı

En ateşli ve içli ağlamalar en sönük ve anlamsız gülüşlerde gizlidir...

Aslında kimse ile bir derdimi adam akıllı paylaştığım görülmemiştir. Ya da bir şekilde kendimi yayıla yayıla birisine anlattığım. Bu dünyada en iyi anladığım insan, bir bakışından paragraflar dolusu şeyler çıkarabildiğim babamdır (biraz da kendisine huy olarak epey benzememden). Hiç konuşmasak bile nefes alışından bile bir şeyler çıkarabilirim. Ona düşkünlüğümün bir sebebi de çocukluk-ilk gençlik yıllarımdan itibaren astım benzeri bir hastalıkla boğuşuyor, benim de onu çok seviyor olmamdı. Bilemiyorum onu kaybetme tehlikesi bende onulmaz şekilde bir düşkünlük yaratmış olabilir, belki bu hastalık olmasa idi ona bu kadar düşkün olmazdım. Başlıktaki Cemil Sena Ongun 'a ithaf edilen bir laf bana göre hayatımı özetlemiştir.

Neyse sözü uzatmanın manası yok. Uzun zamandır "Blog" ya da başka bir formda yer alan "kendini paylaş" mantığından haberdarım ama başta da dediğim gibi bir şeyleri bir başkası ile paylaşma fikri en azından İdil ile alakalı olarak anlatmam, söylemem, paylaşmam gereken onca şey olmasına rağmen son derece itici geldi bana. Bir kaç kere deneyeyim dedim ama sadece "Merhaba!"' nın ötesinde bir şeyler gelmedi klavyeden.












İdil, 2003'ün 30 Mayısında dünyaya geldi. Ondan önce hiç kimse için "Bir insanı daha fazla nasıl severim?" diye düşünmemiştim. Nasıl olmuş da çevremde gördüğüm çoluk çocuğu düşünüp kendi bebeğimi istememişim. Ne kadar aptalmışım... Daha bir kaç aylıkken onu evde annesi ve bakıcı teyze ile bırakıp gitmek zoruma gidiyordu. İçin için İdil ile evde kalan Gamze'yi kıskanıyordum. Hani bıraksalar bağrıma basıp gittiğim yere götürecektim onu. NEDEN???
Dı nı nı nııınnnnnnn: Daha mantıklı-makul cümlelerle devam edecek.

Hiç yorum yok: